Switch Mode

Beceriksiz Kahramanın Dönüşü Bölüm 1

Karlı Arazi

***

Kodeks Library

Çevirmen – Epi

***

 

Bölüm 1 – Karlı Arazi

Hiç bitmeyecek bir yolda gibiydim. Karla kaplı geniş arazide ayak izlerim beyaz tuvale çizilmiş dümdüz bir çizgi gibi iz bırakıyordu.

“Huff, huff.”

Dondurucu hava her nefesimde ciğerlerimi yakıyor, cildimi dondurmaya çalışıyordu. Yine de ilerlemeye devam ettim. Başka çarem yoktu, ilerlemek zorundaydım.

Bir süre sonra uzaklarda, bu kör edici fırtınanın içinde zayıf bir ateş titremesi gördüm.

“Sonunda.”

Ne zamandır arıyordum? Ne zamandır Varoluşun Alevlerini bulmaya çalışıyordum? Yüzlerce yıl? Ya da binlerce mi? Belki de binleri bile ufak gösterecek kadar uzun bir zamandır. O kadar zaman geçmişti ki artık takip etmeye çalışmak bile anlamsız bir hale gelmişti.

Bu ölümsüz bedeni peşimde sürükleyip kıtanın her yerini dolaştığım o günler…

“Haaah…”

Ölemeyeceğimi ilk defa Kahramanlık Akademisindeki üçüncü yılımda, bir antrenman sırasında fark ettim. Bir canavar çalılardan fırlamış ve kilitlendiği boynumu iğrenç bir sesle koparmıştı.

Kafam yerde yuvarlanırken gözlerimi kapatıp ‘Eh, pek de güzel bir hayat olmadı.’ diye düşünmüştüm.

‘Ne yazık ki hala o berbat hayatı yaşamaya devam ediyorum.’ diye geçirdim içimden.

Evet. Ölmemiştim, hala hayattaydım. Kopmuş başım olması gereken yere dönerken canavarın parçaladığı bedenim hızlıca eski halini almıştı.

Gözümün önünde gerçekleşen olaya karşı tek bir düşünce geçmişti aklımdan: ‘Tamam, artık ölmeyi unutuyoruz gibi.’

‘Hah, gerçekten de ölüm benim için pek sorun olmadı o günden sonra.’

472 öğrenci arasından 472. olarak mezun oldum. Gidecek bir yer ararken kendimi bir anda savaş alanlarında sürünen basit bir paralı asker olarak buldum.

Tüm kıtayı canavarların kapladığı o kaosta bile. İmparatorluk ve Cumhuriyetin Kahramanları arasında gerçekleşen o savaşta bile. Gecenin Cadısı kıtanın yarısını buzul bir çöle çevirdiğinde bile… İnsanlığın son umudu olan beş kahramandan biri olduğumda bile… Şeytani Tanrı ile savaştığımızda bile…

Hayatta kaldım.

Daha doğrusu, tek hayatta kalan bendim.

Şeytani Tanrı kendi ruhunu feda ederek tüm insanlığı ölümle lanetlediğinde bile hayatta kalmayı başardım. Sadece ben, tek başıma, tüm bu olanlara rağmen hayattaydım. Bu sefil, çürümüş, yaşamı tükenmiş dünyanın son parçalarına tutunan, inatla yaşamaya çalışan ben vardım. Yaşamalıydım.

“Yakında… her şey bitecek.”

Fırtınanın içinde tıpkı benim gibi hayatta tutunamaya çalışan zayıf alevlere ilerledim.

Varoluşun Alevleri, efsaneleri süslemiş, Yaratılış Ağacını yakıp küllere dönüştüren, Yedi Tanrı ve hayatın ta kendisini oluşturan alev.

Bu alevin peşinde tüm kıtayı dolaştım. Artık geçen zamanı bile hissedemeyecek kadar uzun bir süre bu ateşi bulmaya çalıştım ve sonunda karşımdaydı. Her şeyin yok olduğu, her şeyin anlamını yitirdiği dünyada rüzgarın içinde dalgalanıyordu.

Ona uzanmak için ileri atıldığımda bir anda etraf sarsılmaya başladı. Alevle benim aramda devasa mekanik bir kol yükselip geri kalan bedenini kaldırdı. Unutulmuş dönemin teknolojik harikası denebilecek golem yeniden karşıma çıkmıştı.

Mistik alevleri elde etmek için çıktığım yolculukta şu ana kadar yaptığı gibi bana engel olmaya çalışan devasa gardiyanla son karşılaşmam olacaktı bu artık.

Vuş! Bam!

Gardiyanın kolu beni ezmiş ve tüm bedenimi şekli belirsiz bir et parçasına dönüştürmüştü.

Uzuvlarım garip açılarda bükülmüştü, dışarı çıkan organlarım bembeyaz kardan çölü kızıla boyuyordu. Ölüm. Yedi Tanrı tarafından kutsanmış bir kahramanın bedeni bile bu hasardan sonra hayatta kalamazdı.

“Haah…”

Ezilmiş bedenim küllere dönüşüp bembeyaz araziye yayıldı. Ardından göğsümdeki stigmata parıldamaya başlamış ve sanki zaman tersine akıyormuş gibi tüm bedenim eski haline dönmeye başlamıştı. Göz açıp kapayana kadar ‘dirilmiştim’.

Kılıcımı çektim, ne yapacağımı düşünmeme gerek yoktu. Yapmam gereken her şey bedenime en ufak ayrıntısına kadar işlenmişti artık. Tek bir hamle. Ezici bir aura ya da yeryüzünü titreten bir kükreyişle değil. Sadece basit normal bir savuruşla önümdeki fırtına dağılırken önümdeki golemi de çekirdeğiyle birlikte ikiye bölmüştü.

Antik muhafız hayal kırıklığı denebilecek bir sonla yere düşerken arkamdan beni takdir eden alkış sesleri yükseldi.

“Harika bir hamleydi.”

“Yuren…”

Altın saçlı zarif bir genç bana doğru yaklaştı. İnce yapılı narin yüzü ile kızları bile kıskandıracak bir güzelliğe sahipti. Yüzünde narin, sıcak bir gülümseme vardı.

“Eskiden kılıcı sallamakta bile zorlanıyordun.”

“En iyisinden öğrendik sonuçta.” kıkırdayıp devam ettim, “boynuz kulağı geçer ama şu an Güneş Kılıcında senden bile iyi olabilirim.”

“Hoo, meydan mı okuyorsun?”

“Bilmem, belki.” omzumu silkip gülerek Yuren’i kışkırttım.

“Ahahaha! O devasa golemi tek saldırıda indirmek! Büyük kardeşimden daha azını beklemezdim!” Karlı arazide yankılanan bir kahkahanın ardından arkasında yırtık cüppesi ile bize doğru gelen bir dev göründü. Gülümsemesi yüzünü ikiye ayırırken kürek gibi elleriyle sırtıma vurdu.

“Son zamanlarda hep kılıcına sığınıyor gibisin ama. Sana öğrettiğim dövüş sanatlarını unuttun mu yoksa?”

“Merak etme, Verald. Öğrettiğiniz her şeyi hatırlıyorum.”

Benim gibi bir beceriksize bile sabırla öğretip vücuduma işlediği o teknikleri nasıl unutabilirdim ki?

“Hımm, sana öğrettiğim büyüleri hiç kullanmıyorsun ama.”

Verald’ın koca cüssesinin ardında ufak yapılı şirin bir kız duruyordu. Elinde koca asası ve ateş kızılı saçlarını gölgede bırakan geniş şapkası ile büyücü olduğu her halinden belliydi.

“Sophia, üzgünüm… büyü cidden pek benlik değil.”

“Biliyorum, biliyorum. Sendeki o küçük mana havuzu ile ateş yakabilmen bile mucize. Dalga geçiyorum sadece.”

“Yine de büyü teorisini araştırmayı hiç bırakmadım. Şu bahsettiğin ‘Büyük Bilgenin Üç Bilmecesi’ haricinde hepsini çözdüğümü düşünüyorum.”

“Hah, sanki büyü sadece teoriden ibaret de.”

“…”

Karşılık vermek yerine büyünün özünün teoride yattığını anlattığı zamanları hatırlayıp gülümsemekle yetindim.

Yuren, Verald, Sophia… her bir macerada omuz omuza savaştığım, sayısız zorlukla yüzleştiğimiz dostlarım. Yüzlerini görmek bile bana…

“İyi misin?..” yaz esintilerinden bile daha narin, şefkat dolu sıcacık bir ses kulaklarıma dolup içimi ısıttı.

“İris.”

Bembeyaz kıyafetlerle kuşanmış yumuşak, pembe saçlı bir kadın. Gözleri siyah bir kumaşla kaplanmış olsa da zarif yüz hatları – minik burnunun kıvrımı, dudaklarının minik, nazik kıvrımı- her bakışımda nefesimi kesecek kadar güzeldi.

İris yavaşça yaklaşırken endişeyle kaşları çatıldı. Narin, minik eli yavaşça sitgmatamın olduğu yere ilerleyip göğsümün üzerine kondu.

“Kendini böyle zorlamaya devam edemezsin.”

“Merak etme, istesem bile ölemem sonuçta.”

“Bu canının acımadığı anlamına gelmiyor!” İris her zamanki gibi üzüntü dolu sesini benim iyiliğim için yükseltmişti.

Cevap vermek yerine elimi belinin minik kıvrımına uzatıp onu kendime çektim. Bana yaklaşan o güzel yüzü öpüp gülümseyerek onu seyrettim.

“Her seferinde böyle kaçıyorsun!” İris sitemli bir şekilde bana kızmaya çalışırken yanakları pembeleşti.

Kıkırdayıp orada sessizce bekleyen aleve döndüm.

“Varoluşun Alevi mi bu?” diye sordu Yuren yanıma gelirken.

Sessizce onayladım. “Sonunda buldum.”

“Uzun bir yolculuk oldu, değil mi?”

Dünyanın sonuna kadar uzanan bir yolculuktu…

“Daha ne bekliyorsun kardeşim! Çok yakınında!”

“Evet, hadi gidelim!”

Dostlarımın cesaretlendiren sözleriyle adımlarımı hızlandırdım. Biraz ilerledikten sonra sessiz bir fener misali buzdan çölü aydınlatan ateşin önündeydik.

“Hayal ettiğimden daha küçük…”

Alev yumruğumdan bile küçüktü; titrek bir şekilde önümde sallanıyordu. Yine de ondan yayılan antik ve sonsuz gücü hissetmemek mümkün değidl. Sadece bakmak bile efsaneleri süsleyen alev olduğunu hissettiriyordu.

“Haha… tuhaf değil mi?” diye mırıldandım, “Ölümün bile koparamadığı sitigmatayı bu kadar minik bir alev yakıp kül edebiliyor…”

Kimse cevap vermedi.

“Stigmata yandığında ne olacak sizce?”

Sessizlik.

“Umarım yine hayata geri dönmem, değil mi?”

Yine cevap yoktu.

“Hey, ne oldu, niye sustunuz—”

Dostlarımın olması gereken yere döndüğümde sadece sonsuz buzdan çöl duruyordu karşımda.

“…”

Evet. Biliyordum. En başından beri bilsem de umursamamıştım. Bu dünyada bana cevap verebilecek, bana gülümseyebilecek, benimle konuşacak; benimle birlikte yaşabilecek kimse kalmamıştı.

“Hadi ya… biraz daha kalsaydınız.” acı bir kahkaha döküldü dudaklarımın arasından.

Yavaşça yanımdaki kayağının üzerine oturdum. Derin bir nefes aldıktan sonra her zaman yanımda taşıdığım çantayı, dünya çürümeye başladığında, ruhum kırılma aşamasına geldiğinde bile yanımda tuttuğum hazinemi açtım.

“Yuren.” Bir zamanlar ışığı ile ordulara cesaret veren kılıcını nazikçe soğuk zemine sapladım. Zamanın dünyayı soldurttuğu gibi kılıcı da artık solmuş, bakana cesaret aşılayan özünü kaybetmişti. Tıpkı dünyanın da kaybettiği gibi… “Sen tanıdığım en büyük kahraman ve kılıç ustasıydın.”

Bana aşıladığın cesaret sayesinde… buradayım.

“Verald.” Zamanla yıpranmaktan incecik kalmış cübbesi ellerimden kayıp yavaşça karın üstüne düştü. “Başta seni delinin teki sanmıştım. Büyü bölümünde olmasına rağmen büyü kullanmak yerine yumruklarını kullanan bir manyak… ama haklıydın. Dövüş sanatlarının zirvesini aralayacak anahtar büyüydü.”

Bana gösterdiğin azim sayesinde… buradayım.

“Sophia.” kırılmış asayı yavaşça indirirken kalbimin sıkıştığını hissettim. Yıpranmış asayı ellerimden bırakırken ruhumu bırakıyor gibi hissettirmişti. “Benim için o kadar çabalamana rağmen öğrettiğin büyüleri kullanamadığım için özür dilerim.”

Bana öğrettiğin bilgelik sayesinde… buradayım.

“Ve…”

Çantamda kalan son eşyayı, siyah göz bandını alırken ellerim titredi.

“İris.”

Yumuşak dudaklarını, vücudunun sıcaklığını hala hatırlıyordum. İçimi ısıtan beni hala gülümseten son şeyleri…

“Benim gibi bir adamı sevdiğin için teşekkür ederim.”

Ben verdiğin sevgi sayesinde… buradayım.

“Haah…” titrek bir nefes alıp karşımda duran titrek aleve uzandım. İki elimle kavrayıp yavaşça göğsümdeki stigmataya yaklaştırdım.

“…”

Onları düşündüm, kendi ailesinin yüzünü bile bilmeyen benim için ailem olmuş o yüzleri.

Cesur yoldaşım.

Sadık kardeşim.

Bilge akıl hocam.

Ve… sevgili partnerim.

“Ah…”

Şu ana kadar bir köşede kalmış duygular bir anda zihnimi doldurdu. Kar fırtınasından bile büyük bir fırtına misali gürlemeye başladı.

“Ah… ağhhh!..”

Anlatmak istediğim çok şey vardı ama anlatabileceğim kelimeler yoktu. Bu ıssız, sessiz dünya kederimin sesiyle doldu. Uluyan rüzgar eşliğinde dört bir yana taşındı.

Yaratılışın alevleri Stigmata’yı sararken tüm bedenime yayılan bir acı hissetim.

Ve sonrasında…

 

***

Kodeks Library

Çevirmen – Epi

***

“Dale! Dale Han!” Hiddetli bir kükreme havayı yardı.

‘Ne oluyor-? Kim bana sesleniyor?’

“Benim dersimde uyuyacak cesaretin var demek! Cesaretine hayran kaldım!”

Kürek misali bir el hızla bana doğru savruldu. Daha olanları kavrayamadan bedenim harekete geçmişti bile.

Adamın bileğini yakalayıp kendime doğru çektim. Yumruğumu Güneş Sinirine doğru savururken ellerimde topladığım manayı patlattım.

<<Güç Darbesi>>

Vücudumda akan Verald’ın dövüş sanatları içgüdüsel olarak devreye girmişti.

Gümmm! Baam!

Adam çığlık atarak geri uçtu. Çarptığı masa parçalanmış ve etrafa tahta parçaları savrulmuştu.

“…”

“…”

Bir sessizlik çöktü.

Kaşlarımı çatarak etrafa baktığımda bana şaşkın gözlerle bakan öğrencileri gördüm.

“Hah?..”

‘Ne oluyor lan burada?

_____________________________________________________

Serilerden anında haberdar olmak için discord sunucumuza girebilirsiniz!
_____________________________________________________

Beceriksiz Kahramanın Dönüşü

Beceriksiz Kahramanın Dönüşü

The Lowest Rank Hero Returns to the Academy, 말석 영웅이 회귀했다
Puan 8
Durum: Ongoing Türler: , , , , , , Yazar: , Yayınlanma Tarihi: 2024 Ana Dili: Korece
Beceriksiz Kahramanın Dönüşü, (The Lowest Rank Hero Returns to the Academy);[Ben Regressör Değilim ve Aşağı Dünyanın Efendisinin yazarından:]Ölümsüz olduğumu ilk fark ettiğimde Kaharamanlık akademisinin üçüncü senesindeydim. Eğitim sırasında bir yaratığın boynumu koparmasıyla ölmüştüm. Yani ölmeliydim ama hayatta kalmıştım. Hayata "dönmüştüm".Tüm kıta canavarların saldırısına uğradığında, hayatta kaldım.Kıtanın yarısı donduğunda, hayatta kaldım.Şeytani tanrı tüm insanlığı lanetlediğinde, hayatta kaldım.Yüzlerce, binlerce yıl geçse bile hayatta kaldım, ölemiyordum. Artık sadece ölümü gözler olmuşken binlerce yıllık arayışımın sonunca elde ettiğim ölüm değil yeni bir hayat olmuştu.

Yorumlar

Bu içeriğe tepki ver

0 tepki

0 Yorum

Toplulukla Etkileşime Geç!

Yorumlar yapmak, tepki vermek ve diğer kullanıcılarla etkileşime geçmek için hesabınıza giriş yapın.

    İlk yorumu sen yap!

    Ayarlar

    Karanlık Modda çalışmaz.
    Sıfırla