***
Kodeks Library
Çevirmen – Epi
***
Cilt 8 Bölüm 178 – Gölge Kılıcını Miras Almak (1)
Sanki yıldızlara ulaşmaya çalışıyordu. İlerlediğini bilse de adımları onu hiçbir yere götürmüyordu. Temar’a ulaşmaya çalışmak yıldızlara ulaşmak kadar imkansız gibiydi. Hissettiği baskının altında nefes almak bile işkence gibiydi. Her bir nefesi binlerce bıçak misali ciğerlerine saplanıyorduç Acı içinde titreyen elleriyle Bradamante’yi kavradı.
‘Keseceğim. Onu keseceğim.’
Zihnindeki sessizliği bozarak yankılanan sözlerdi bunlar. Durumu ne olursa olsun iradesinin eğilmesine izin vermeyecek, keskinliğini koruyacaktı. Binlerce salladığı kılıcının ilk savruluşu ile sonuncusu her daim aynı olacaktı. Kendisi bir savaşçı olarak görebilenler için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?
Jin, çektiği işkenceye rağmen yılmadan attığı adımlarda başarıyı hissedebiliyordu.
‘Göremesem de hissedemesem de devam edeceğim.’
Ne zamandır ilerlediğini, ne kadar ilerlediğini kimse bilmiyordu. Buna kendisi de dahildi ama yine de hissedebiliyordu. Yavaşça zifiri karanlığa gömülmüş gözleri etrafındakileri seçebilmeye başladı. Bulanık da olsa karşısında duran Temar’ı ve yanında duran bir kadın silüeti görebiliyordu.
‘O kim?’
Kadının kim olduğuna çok takılmadı. Daha doğrusu takılamadı. Zihninde tek bir düşünce vardı: Temar’ı kesmek. Başka bir düşünceye ne ihtiyacı vardı ne de yeri. Şu anda önemli olan tek şey karşısında duran bu adamı kesmekti. Gereksiz şeylerle dikkatini dağıtmyacaktı.
Temar karşısındaki gencin gözleri karşısında yeniden gülümsedi. Misha Temar’ın ifadesini göremese de karşısında kumlu düzlükte çabalayan çocuğu izlerken yumruklarını sıktı.
‘Süprizlerle dolu birini bulmuşsunuz, Efendi Solderet. Buraya kadar gelmesini bile beklememiştim.’
Üçüncü sınama tam olarak Jin’in beklediği gibiydi. Her şeye rağmen sarsılmaz bir irade. Temar Runcandel gibi bir canavarın karşısında bile kaybolmayacak bir umut. Gerçi, Temar’a yaklaşmaya çalışmak asla testin parçası olmamıştı.
Bu testler sadece Jin için değil gölge enerjisine sahip olan tüm Runcandeller içindi. Lakin Zippel ve Runcandeller arasındaki aşağılayıcı anlaşmadan ötürü Temar’dan sonraki varis ancak şimdi, 1000 yıl sonra ortaya çıkabilmişti.
O lanet anlaşma yapılmamış olsaydı şu an en az on Runcandel daha bu sınamalardan geçmiş olacaktı. Peki, kaç kişi Jin gibi bir başarı gösterebilirdi? Kaçı daha yirmi yaşını bile görmemiş bu bedenin başarılarına ulaşabilirdi?
‘Belki Cyron Runcandel… hayır, o bile bu kadar ilerleyemezdi…’
Temar ile Jin’in arasındaki mesafe yüz adımdan bile az kalmıştı. Attığı her bir adım bir sınama gibiydi. Her bir adımda daha da zorlanıyor her bir adımda daha da direnmesi gerekiyordu.
Temarın baskısı onu canlı canlı kavuran alevler, o baskıya direndiği her saniye ise vücuduna inen çekiçler gibiydi. Orada geçirdiği her bir saniye onu serleştiriyor, attığı her bir adım demircinin örsünde dövülen bir kılıç misali keskinleşiyordu.
Sonunda o kılıç Temar’a ulaşmayı başardı. Bradamante artık titremiyordu. Batan güneş kılıcın gece mavisi demirinde sakince parıldırıyordu. Sadece tek bir adım daha, bir adım daha attı mı sonunda keseceği hedefe ulaşacaktı.
‘Hayır!’
Jin’in gözleri fal taş gibi açıldı. Buraya kadar sadece tek bir amaç için gelmişti ve şimdi o amaç yok olmuştu. Çölde vaha peşinde koşup bunca zaman sadece bir seraba ulaşmaya çalıştığını fark etmek bile bunun yanında basit bir hüran olarak kalırdı.
“Temar!”
Boş çölde umutsuzlukla dolu çatlamış sesi yankılandı.
“Temar! Nereye kaçtın, neredesin, Temar?!”
Jin atasının ismini haykırarak kılıcını savurnaya devam etse de kılıcı sadece havayı kesti. Temar hiçbir yerde yoktu. Etrafa yaydığı havayla ayakta durmasını bile işkenceye çevirmiş olan adam bir anda yok olmuştu.
“Lanet olsun!”
Jin’i ayakta tutan son iplik, iradesi, bir anda koptu. Amacının ortadan kaybolmasıyla boşalan zihnini hayal kırıklığı doldurdu. Kayıp hissi tüm bedenini sarıp ele geçirdi.
‘O kadın! Temar’ın yanındaki kadın bir şeyler biliyor olmalı!’
Bir anda Misha’nın varlığını hatırlayan Jin etrafına bakındı. Ancak kadın çoktan Bütük Mitra çölünün derinliklerine çekilmişti bile. Tıpkı amacının serap olup yok olması gibi o da yok olmuştu.
“Ha…”
Pat!
Jin dizlerinin üstüne çöktü. Yaşananları takip edemiyordu artık. Temar’ı öldürmek için bu kadar yol gelmişti. Ailesini, kardeşlerini ve değerli ustasını katletmişti. Tona ikizler ya da Valeria yerine kim olursa olsun; Murakan, Gilly, Luna, Yona, Kashimir, Enya, Alisa. Hepsinde aynı, ya da daha büyük, acıyla yüzleşmiş olurdu. Yine de acısını yuttu, sadece bu amaca ulaşmak için.
‘Hepsi boşuna mıydı?’
Hüsranı yavaşça yerini öfkeye bırakmaya başladı. Ancak ne yapabilirdi ki? Kum denizinde kimden öfkesini çıkaracaktı? Temar’ın gelmesini de bekleyemezdi. Ki beklese bile ortaya çıkacağını sanmıyordu. Karşılaştığı onca şeye rağmen ilk defa bu kadar amaçsız hissediyordu.
Kendisi toparlamaya çalışıp elinden geldiğince sakinleşti ve etrafına bakındı. Olanları atlatması için biraz vakte ihtiyacı olacaktı.
‘Şaka gibi. Ölümü bile göze alıp buraya kadar geldim ve bir anda yok oldu. Çölün ortasında yiyecek bir lokmam bile olmadan kalakaldım.’
Valeria ile karşılaştığı ikinci serapta çoktan tüm erzağını tüketmişti. Ustasıyla yaptığı savaştan sonra enerjisini toplamak için başka çaresi yoktu. Yine de tüm bunlar duracağı anlamına gelmiyordu. Yine de daha fazla ilerleyecek iradesi de kalmamıştı. İçinden keşke hiç Temarla karşılaşmamış olmayı diledi.
-Üçüncü serap da bittiğinde gölge enerjini sal. O zaman Efsaneler Kabilesine ulaşabileceksin.
Murakan’ın dediği gibi enerjisini yaymaya karar verdi. Sınamalar bittiğine göre artık gölge kılıcını miras almanın zamanı gelmişti.
Vuuuuuş…
Jin Gölge Enerjisini saldı. Kendisi fark etmemiş olsa da sınamalardan sonrası enerjisi çok daha yoğun ve karanlık bir hale gelmişti. Jin bir süre çölün ortasında oturup Gölge Enerjisini yaymaya devam etti. Fakat kimse ortaya çıkmadı.
“Daha üçüncü serap bitmedi mi?..”
Murakan yanılmış mıydı? Yoksa en başından beri Gölge Kılıcını miras alacağı bir yer yok muydu? Yavaşça kaygılanmaya başlıyordu. Elinden geldiğince Gölge Enerjisi yayıyordu ama görünürde kimseler yoktu. Karanlık çöktü. Güneş gökyüzünü kızıl ateşleri ile yaymaya devam ederken Jin boş gözlerle kum denizine bakmaya devam etti.
“HAHAHAHA!”
Daha fazla dayanamayıp kahkahayı bastı. Bir şekilde göğsündeki sıkışmadan kurtulması gerekiyordu.
“İtler. İstediğiniz gibi olsun. Her birinizin içinden geçeceğim. Bakalım son gülen kim olacak.”
Artık kimle konuştuğunu, ne söylediğini kendisi bile bilmiyordu. Kalkıp yürümeye karar verdi. Gölge Kılıcını miras alacağı yer gerçek olmasa bile bu lanet çölde kuruyup gitmeye niyeti yoktu. Ayağa kalktığı anda bir ses duydu.
“Geçtin.”
Jin durup etrafına baktı. Karşısında daha önce hiç görmediği bir Canavar Adam duruyordu. Siyah kürkle kaplı elleri, göğsüne yapışmış yumruk büyüklüğünde mücevheri ve kuyruğunu saymazsak tıpkı insana benziyordu.
Şanlı Efsaneler kabilesinin bir üyesi karşısındaydı.
Jin gözlerini kırpıp ovuşturdu. Belki de çölde çok kaldığından gözleri kurumuştu. Karşısında ifadesiz bir suratıyla duran adam iki metre vücuduyla güneşi engelliyordu. Nereden çıkmıştı? Artık düşünmek bile istemiyordu. Çölde yaşadıklarından sonra burada her türlü sürprizle karşılaşabileceğini anlamıştı.
“Burada oturup anca söylenseydin ya da Tanrılardan yardım dileseydin asla geçemezdin.”
“Ne?”
“Üçüncü serap kaybolduğunda testin biteceğini düşünüyordu. Yani, Solderet’in hazırladığı teste göre öyle zaten.”
“Yani… o serap kaybolduğunda test aslında bitmiş miydi?”
Canavar adam omzunu silkerek başıyla onayladı.
“Evet. Ancak yeterli olup olmadığını görmeye yeterli değildi. Eğitimlerimize layık bir savaşçı olduğundan emin olmamız için sonuna kadar yılmaz bir iradeye sahip olduğundan emin olmalıydık.”
Şiing!
Jin’in gözleri bir anda alevlendi. Hızlıca Bradamante’yi çekip saldırdı.
Çing!
Canavar adam kılıcı rahatça savurup gülümsedi.
“Neden öfkelendin, Solderet’in bin yıllık sözleşmecisi? Savaşmak mı istiyorsun?”
Jin saldırmaya devam etmedi. Az önce etrafa yaydığı ölümcül havaya tezat bir şekilde sakince kılıcını kınına koydu.
“Hayır. Sadece tüm olanlardan sonra sinirimi atacağım bir şeye ihtiyacım vardı.”
“Öyle mi? Bana karşı şansın olmadığını düşündüğünden durmadın yani?
Jin derin bir kahkaha attı.
“Korkmuş gibi mi duruyorum? İstersen hemen dövüşebiliriz.”
Canavar adam Jin’i sevmişti. Sessizce onu süzüp gülümsedi.
“Seni sevdim. Bizi gördüğü gibi korkudan altına kaçıran insanlardan farklısın.”
“Sadece zayıflarla karşılaşmışsın.”
“Hahaha! Belki de öyledir. Neden vaktinde yenilmez olduğumuzu da açıklar bu hem!”
Canavar adam Jin’in cevap vermediğini görünce elini omzuna attı.
“Ben Tantel. Senin ismin ne, Solderet’in çocuğu?”
“Jin Runcandel.”
“Jin Runcandel, sana ufak bir tavsiye vereyim. Ben diğerlerine kıyasla daha anlayışlıyımdır. Bu yüzden ufak kaprislerine gülüp geçebilirim. Ama Savaş Tapınağındakilere karşı bu tavırları sergilemezsen iyi edersin.”
“Savaş Tapınağı mı?”
“Adından da anlaşılacağı gibi, Savaş Tanrısı ve Savaş Kralları olarak anılan kardeşlerimizin olduğu salon. Her biri manyak güçlüdür ve senin bu tavırların da onlara ekstra bir öğün için yeterli nedeni verebilir. Solderet’i sevip saygı duysalar da sana o kadar değer vermezler.”
Tantel’in kılıcını savurmasıyla gökyüzüne kadar ulaşan bir yarık oluştu. Yarığın ardında tarihe karışmış Efsaneler Kabilesinin yuvası görülüyordu.
***
Kodeks Library
Çevirmen – Epi
***
_____________________________________________________
Serilerden anında haberdar olmak için discord sunucumuza girebilirsiniz!
_____________________________________________________





Yorumlar yükleniyor...
İlk yorumu sen yap!