***
Kodeks Library
Çevirmen – Epi
***
Cilt 8 Bölüm 179 – Gölge Kılıcını Miras Almak (2)
Tantel boyuttan geçip Jin’e takip etmesini söyledi. Jin boyuttan geçtiği anda ayağının altındaki kumlar yerini taştan bir zemine bırakmıştı.
Tantel rahatlaması için Jin’e soğuk bir matara fırlattı. Susuzluktan neredeyse ölecek halde olan Jin matarayı yakaladığı gibi büyük bir yudum aldı. Lakin beklediğinin aksine mataranın içindeki su değildi.
Yaşadığı iki hayatta da bu kadar keskin bir şarap içtiğini hatırlamıyordu. Sıvı yerine saf ateş içmişcesine bir yanma hissetti. Öksürmesini kıkırdayarak izleyen Canavar Adam sinirli gözlerle baktı.
“Hahaha! Lafrarosa güzel mi? Siz insanlar Kara Işık diyordunuz galiba.”
“Bu iğrenç şeyin adı bu mu?”
“Hayır, karşındaki efsanevi şehrin adı bu. Tçh, siz insanlar şaraptan bile anlamıyorsunuz anlaşılan. O iğrenç dediğin şey elmaslardan üretiliyor.”
“Düz, normal, elmas görmemiş su ver sadece.”
Lafrarosa, Kara Işık. Jin sonunda gelmişti. Gölge Kılıcını elde edeceği yere. Efsaneler Kabilesinin görkemli döneminde inşaa edilmiş şehre.
Gözlerinin önündeki şehrin mimarisi beş bin yıl önce yapıldığına inanılamayacak kadar görkemli… ve abartılıydı.
‘Altından yol… Buraya altın avı için gelenlerin hangi efsaneyi takip ettiği anlaşıldı.’
Tantel ona bir matara daha verdi. Bu sefer içmeden önce mataranın içindekini koklayıp normal su olduğundan emin oldu. Matarayı tek dikişte bitirip etrafını incelemeye başladı.
Her bina altınla kaplanmıştı ve etrafı cevherler ile süslenmişti, özellikle de kapılar. Her kapının ortasına tıpkı Tantel’in göğsündeki gibi cevherler yerleştirilmişti.
“Tanel, göğsündeki cevher ne? Sen de mi kapısın?”
“Kalp.”
Tantel derin, hüzünlü bir ses ile olabilecek en derin cevabı verdi. Tantel’in tepkisi üzerine Jin daha fazla sorgulamadan altın döşeli yolda sessizce onu takip etti.
Tüm bu ihtişam ne içindi? Jin ve Tantel yalnız başlarına ilerlemeye devam etti. Lafrarosa’nın görkemine söylenecek bir söz yoktu. Lakin bu, hayalet kasaba olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tüm o parıltısı ve görkemiyle şehir için zaman durmuş gibiydi. Artık akmayan bir zamanda sadece varlıklarını koruyorlardı.
Bir zamanlar görkemiyle övünen şanlı Efsaneler Kabilesi çoktan çökmüştü. Sadece Solderet tarafından bağışlanan küçük bir azınlık, bu nefes almayan boyutta her şeyden saklı bir şekilde yaşıyorlardı. Kapıların üstündeki sönük cevherler bir zamanlar o evlerde yaşayan Canavar Adamlarını temsil ediyordu. Kendi göğüslerindeki cevherin sönmesiyle kapılardaki cevherler de bir bir sönmüştü.
İki saatlik yürüyüşün ardından altın yolun sonuna gelmişlerdi. Sadece bu iki saatte gördüğü altını bir daha ömrü boyunca göremeyeceğine emindi, oysaki daha adımını bile atmadığı onlarca yol vardı. Altın yolun sonunda normal taştan bir yol vardı. Yolun iki tarafı kabilenin savaşçıları anısına koyulmuş heykellerle süslemişti.
“Şimdi Savaş Tapınağına gidiyoruz. Jin Runcandel, söylediklerimi unutma. Tapınaktaki kardeşlerin karşısında tavırlarına dikkat etmelisin, anladın mı?”
“Anladım, anladım.”
“Ayrıca onlara Savaş Kralları diye seslenmiyoruz. Hepsinin kendi adı var.”
“Kabilede kaç kişi var?”
“Savaş Tanrıçası ve On iki Savaş Kralını da sayarsak yetmiş yedi. Bu bitmez cehennemin içinde senin gelmeni bekliyorduk.”
“Yine de en ufak bir yanlışımda beni eleyecek gibi davranıyorsun.”
“Daha kriterlerimizi bile karşılamıyorsan daha fazla bekleyecek olsak bile seni eğitmeyiz.”
Jin şu ana kadar gördüklerini düşününce Canavar Adamların pek de yardımsever olduklarını düşünmüyordu. Fazla takılmayıp omuzlarını silkti.
‘Savaş Tapınağı…’
İsminden de anlaşılacağı gibi, burası efsanevi savaşçıları onurlandırmak -egolarını yüceltmek- için yapılmış, görenleri kutsal olduğuna inandırmak için yapılmış görkemli bir yapıydı. Bu hiyerarşik oyun tam olarak amaçlanan gibi olmasa da Jin’in dikkatini çekmişti. Tek fark dikkatini çeken bina değil, uzakta olsalar da binadan belli belirsiz hissedilen enerjiydi.
‘Temar kadar olmasa da tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.’
Çölde yaşadıkları olmasaydı bu enerji dalgalanmasını hissedemezdi bile. O üç serap Jin’i birçok yönden geliştirmişti.
Savaş Tapınağı Jin’in karşılaştığı açık ara en büyük yapıydı. Dış duvarları sadece taş ve saf çelikten oluşuyordu süslemeye sahip değildi. Diğer yandan tapınağın kapısı -kapı bile kale duvarı gibi duruyordu- yüzeyinde yüzlerce cevher barındırıyordu. Tantel elini uzattığında kapı gümbürdeme sesleri eşliğinde yavaşça aralanmaya başladı.
“Vaaaay!”
“Ohaa!”
Bu sesler Jin’den gelmemişti.
Şaşkınlık ve heyecan dolu bu seslerin kaynağı odadaki Efsane Kabilesinin üyeleriydi. Her biri sonunda kafesten kurtulmuşcasına Jin’e bakıyordu. Kim bilir ne zamandır bu anı bekliyorlardı.
“Öğrencimiz sonunda geldi mi?!”
“Huhu, şirinmiş.”
“Temar’dan bin yıl sonra! Sonunda!”
Tantel utançtan elini anlına vurdu. Anlaşın canavar adamlar da utandıklarında kızarıyorlardı.
‘Bu kadarı da olmaz ama!..’
Bir oda dolusu iki metrelik canavar adamlar ilk defa oyuncak görmüş bir çocuk gibi parıldayan gözlerle Jin’i izliyorlardı.
“Kardeşlerim, daha kaç defa tavırlarınıza dikkat etmenizi söyleyeceğim?..”
Tantel’i duymadılar bile, tüm odakları Jin’in üzerindeydi.
“Kaç yaşındasın?!”
“Lafrarosa nasıl?”
“Yemek yedin mi? En sevdiğin yemek ne?”
Karşısında ona bakarak derin sesleri ile kıkırdayan devleri görünce Jin gerçekten bu toprakları yönetenlerin onlar olup olmadığını düşündü.
‘Savaş Kralları burada değil galiba. Onların böyle tavırları olacağını sanmıyor-‘
Jin düşüncelere dalmışken bir kadın Jin’i tutup havaya kaldırdı. Jin kaçmaya çalışmış olsa da kadın yavru kedi yakalar gibi rahatça onu tuttu.
‘Çok güçlü?!..’
Jin zaten Efsaneler Kabilesinin güçlü olduğunu biliyordu. Özellikle Tantel ile karşılaştıktan sonra bundan emin olmuştu. Yine de Tantel Bradamante’yi karşıladığında bile bu derece bir güç hissetmemişti.
Jin kadının kavrayışından kurtulmaya çalışsa da kadın sanki mızmızlanan bir çocuğu tutar gibiydi. Jin’in tavırlarına kıkırdayıp onu omuzlarının üstüne koydu. Jin’in de yüzü tıpkı Tantel’in ki gibi kızardı.
“Çocuğun yüzü biraz kirlenmiş. Onu yıkamamız lazım! Pelos, banyoyu hazırladın mı?”
“Hazırladım, Yedinci Kardeş!”
Kadın Yedinci Savaş Kralı ‘Beliz’ idi. Jin iç çekip kurtulmaya çalışmaktan vazgeçti.
‘Dirensem de bir anlamı yok gibi.’
Jin ani ilgiden rahatsız olsa da Canavar Adamların tavırlarındaki samimiyeti hissedebiliyordu. Onlara karşı bu kadar temkinli olmasına gerek yoktu. Buraya Gölge Kılıcını miras almak için gelmişti, savaşmaya değil.
“Haha! O zaman onu kimin yıkayacağını belirleyelim! Taş, kağıt makas! Sona kalan tarihteki ikinci öğrencimizi yıkar!”
“Taş, kağıt—!”
“Makas!”
“Hadi, devam!”
Grubun kargaşasını Tantel pes etmiş gözlerle izliyordu. Bin yıl sonra ilk defa bir insan gelmişti. Üstüne bu kişi onca zaman bekledikleri ikinci öğrencileriydi. Şu anda hissettikleri duygular tahmin bile edilemezdi…
‘Olmaz… hayır!’
Jin bir yaşında Gilly’nin onu yıkamasından bile nefret ediyordu. Ama bu gidişle bu hormonlu Canavar Adamlar tarafından yıkanmak zorunda kalacaktı. Her ne kadar hislerini az çok anlasa da bu kadarına izin veremezdi.
“Kendim yıkanırım!”
Jin sesini yükseltince ortam sessizleşti. Tüm gözler Beliz’in omzunda oturan Jin’e yöneldi.
“Hayır, buna izin veremeyiz.”
“Neden?”
“Savaş Tanrıçası kardeşimizle tanışacaksın. Bu halde onun huzuruna çıkmana izin veremeyiz.”
“Banyo olduğunu söylemedin mi? Kendim yıkanabilirim o zaman.”
“Olmaz. Gerçekten temiz olmalısın. Kulaklarında bir kum tanesi bile kalmamalı.”
“Siz insanlar çok kirlisiniz. Yıpranmış kıyafetler giyip kirli ellerinizle çürümüş yemekleri bile yiyorsunuz.”
Jin Canavar Adamları dinleyince durumu anladı. Evet, gerçekten de bin yıl öncesindeki insanlar anlattıkları gibiydi. Zamanda donmuş bu halk için insanlar da bin yıl öncesinde, daha medenileşmeyi bile başaramadıkları o karanlık dönemde kalmışlardı.
“Ben öyle değilim.”
Jin her ne kadar tuhaf hissettirse de Canavar Adamlara nasıl temizlendiğini anlatmak zorunda kaldı. Onu dinleyen Canavar Adamlar memnuniyetsizlikle başlarını salladı.
“Hımm… bizden bile fazlasını biliyor gibi.”
“Yedinci kardeş, ne yapacağız? Misafirperverliğimizi reddediyor.”
“Hımp!”
Beliz dişlerini sıktı. Jin’in gerçekten kendisini temizleyebilip temizleyemeyeceğini düşünüyordu.
“Tamam, o zaman gidip kendini yıka. Banyodan çıktığında standartlarımızı karşılayamazsan bir daha bize karşı çıkmana izin vermeyeceğiz. Anladın mı?”
“Anlaşıldı.”
Jin üç saatten uzun bir süre boyunca yıkandı. Temiz olduğundan emin olmalıydı, sonrasında yaşanabilecekleri düşünmek bile tüylerini diken diken yapıyordu. Yine de baş ağrıtıcı düşüncelere rağmen banyo iyi gelmişti. Çöle girdiğinden beri bırak temizlenmeyi rahatlayacak vakit bile bulamamıştı.
Banyonun yanında atıştırmalık olarak meyveler ve geleneksel tatlılar bile hazırlamışlardı. Jin inceliklerine karşı ayıp etmediğinden emin olmak için onlardan da tüketmeyi ihmal etmedi.
Jin banyodan çıkarken Savaş Tapınağının gerçekten bir tapınaktan çok şehir meydanı gibi kullanıldığını düşündü. Çoğu kişi tapınaktan çıkmıyor ve günlerini ilk katta geçiriyordu.
“Geçtin.”
Tantel Jin’e ziyaretçiler için hazırladıkları geleneksel kıyafetleri uzatırken konuçtu.
“Yıkanmayı biliyorsun. Ah, eski kıyafetlerini yaktım bu arada.”
“Yıkanmayı bildiğim için takdir edileceğimi düşünmemiştim… Beklediğimden de kaba çıktınız. Salondayken zaten kafayı yemiş gibiydiniz resmen.”
“Bizim de duygularımız var. Temar gideli çok uzun zaman olmuştu. Seni görünce ister istemez biraz fazla heyecanlandılar.”
Jin kılıcını alıp beline yerleştirirken Tantel kafasını sallayıp engel oldu.
“Ne oldu? Savaş Tanrıçasının huzurunda kılıç taşımamam mı gerekiyor?”
“Saçmalama. Yanında kılıç taşıyorsun diye bize zarar verebileceğini mi sanıyorsun?”
“Sorun ne o zaman?”
“Buradayken bu kılıca ihtiyacın olmayacak. Barisada’nın kardeş kılıcı gibi duruyor… Neyse. Gölge Kılıcını öğrenirken bu kılıcı kullanamazsın.”
”Neden?”
“Gölge enerjini destekliyor çünkü. Bununla antrenman yaparak hiçbir şey öğrenemezsin. Gel, odanın yerini göstereyim de kılıcı oraya bırak.”
Jin’in odasında sadece yatak ve çalışma köşesi vardı. Lafrarosa’ya kıyasla gayet sade ve normal gözüküyordu.
“Savaş Kralları Ana Salonda kalıyorlar. Oradaki ortam buraya kıyasla bambaşkadır. Gözünü korkutmasına izin verme. Ayrıca, karşılarına çıktığında sadece sana ne sorulursa ona cevap ver, saçma sapan bir şeye kalkışma.”
“Gölge Kılıcını ne zaman öğreneceğim?”
“Onların kararına bağlı. Çöldeki sınamalar buraya girmeye layık olup olmadığını ölçmek içindi. Olur da gölge kılıcını miras almak için yeterli olmadığını düşünürlerse geldiğin gibi geri yollarlar.”
Tantel’in sözleri Jin’i sinirlendirdi.
“Saçmalık.”
“Bu kadar güçlü bir tekniği öğretmeden önce en azından bu önlemleri almamız lazım. Bizim yaptığımız hataları yapıp Tanrılara meydan okuyanların artmasına izin veremeyiz.”
Jin cevap vermeyip sessizce Tantel’i takip etti. Ana salona yaklaştıkça Tantel’in göğüsündeki cevher oradaki varlıkların kudretiyle daha fazla parlıyor gibiydi.
***
Kodeks Library
Çevirmen – Epi
***
_____________________________________________________
Serilerden anında haberdar olmak için discord sunucumuza girebilirsiniz!
_____________________________________________________





Yorumlar yükleniyor...
İlk yorumu sen yap!